yeni nesil sinemada garip bir hastalık ortaya çıktı: ana karakterler hakkında ne kadar az bilgi verilirse filmin o kadar gizemli ve “cool” olacağını sanıyorlar. 3 saat 20 dakikalık bir film çekiyorsun—üstelik içinde onlarca gereksiz sahne var—ama hiçbir sekansta karakterin geçmişi, dönüşümü hakkında izleyiciye gerçekten dokunan bir şey sunmuyorsun. kaçak güreşerek travmatik sekansların dozunu artırınca sinemasal bir hava yarattıklarını düşünüyorlar.
böylesine uzun bir filmde ana karakterlerle özdeşleşmek en büyük hakkım. kimdir, nedir, bu dönüşümü yaşarken neler geçti başından bilmiyorum. bunun yerine film, anlamsız sekanslarla dolup taşıyor ve bir noktadan sonra baymaya başlıyor. üstelik bu tür filmler onlarca ödüle boğuluyor. aklıma en yakın örnek olarak anora geliyor. neden böyle bir hastalığa kapıldılar, gerçekten bilmiyorum. sinema, bir şey anlatma sanatı değilse ne anlamı kalır ki?
Hikaye tam da brütalist bir yaklaşımla (her mekanın fonksiyonunun tam olarak belli olması gibi) bölümlere ayrılmış ve bir o kadar yalın/süssüz ve hatta yer yer kaba; sinematografi beton hissiyatını verircesine soğuk. Bu özellikleri ile farklı bir yaklaşımı var gerçekten.
böylesine uzun bir filmde ana karakterlerle özdeşleşmek en büyük hakkım. kimdir, nedir, bu dönüşümü yaşarken neler geçti başından bilmiyorum. bunun yerine film, anlamsız sekanslarla dolup taşıyor ve bir noktadan sonra baymaya başlıyor. üstelik bu tür filmler onlarca ödüle boğuluyor. aklıma en yakın örnek olarak anora geliyor. neden böyle bir hastalığa kapıldılar, gerçekten bilmiyorum. sinema, bir şey anlatma sanatı değilse ne anlamı kalır ki?