Güzide öykücülerimizden Selim İleri’nin Her Gece Bodrum serisini tavsiye ederim bu filmi beğenen sinemasever arkadaşlarımın hepsine ‘’Belki de tanıyordu onları: gülmekten başka bir şey düşünmeyen, kolayca uyan, kolayca sevişen, kolayca yaşayan, nefret ediyordu o korkunç kalabalığın insanları; alaycı, tasasız, kaba gücün bilinçsiz savunucuları. Sanki niçin onların arkadaşlıkları övülürdü bir tek?’’
viddywelly bunu beğendi.
Filmde bahsi geçen kitapla ilgili yaklaşık iki ay önce bir inceleme yazısı kaleme almıştım. İlgililere bırakıyorum:
https://1000kitap.com/gonderi/169147809 dizi gayet yumuşak bir akışa sahip spesifik olarak tavsiye etmem konu çok daha farklı bir şekilde ele alınabilirdi, gene de kitapla olan bağlantısı güçlüydü. Travmalar ve atalarımız arasındaki bağa yaptığı vurgu dolayısıyla bile izlenebilir.
Bu filmi uzun zamandır bekletiyorum. Konuyu, tarihsel önemini ve her şeyden önce Türkiye’nin iktisadi geleceğini ne denli yakından etkileyen bir hadise olduğunu bilmeme rağmen. Bir siyaset bilimci olarak bu filmi ele almamın iki farklı biçimi var kaçınılmaz olarak birbirinden beslenen ve etkilenen. Fakat tek bir cümleyle özetleyeceğim koca bir düşün öyküsünü; babacağızım filmi izlemeden önce “bu film bittiğinde kafanda oluşacak olan düşünce bu ülkenin baştan aşağı bir hayal kırıklığı olduğudur” dedi. Haklı olmamasını çok dilerdim. Bu ülkede devrimlerin “hurdaya çıkarılamayacağı” günler yakın mıdır bilemem nitekim şu sıralar mevcut konjonktürde söyleyebileceğim tek şey, hurdaya çıkarılacak bir üretimin mimar ve mühendisleri (her anlamda) hurdaya dönüştürülmüş hayatlarını ülke toprakları dışında yeniden inşa etmeye çalışan yılgın ve hüzün dolu insanlar. Yazık oldu bu güzel coğrafyaya
Buraya esaslı bir yorum yazmaya gelmiştim lakin defaatle atılan demagojik yorumları görünce vazgeçtim bi bok olmaz bizden

minervee Ne demek istediniz tam olarak, dizi hakkında yapılan buradaki yorumları mı beğenmediniz

kallehari Spesifik olarak defaatle atılan bir yorum için söyledim, neydi Amelie filmindeki o güzel söz, “Parmak gökyüzünü gösterirken sadece aptallar parmağa bakar” nedense aklıma bu söz geldi o yorumgilleri okuyunca

franzbiberkopf Defaat güzel bir kelimeymis

bardamu bi bok olmaz bizden.. :/
Dede sevgisini tatmış bir küçük kız çocuğuna dönüşerek ve çok duygulanarak izledim. Ah ya. Anılar da olmasa ne yapardık
Prometheus, sen insanlığa ateşi ver sonun kayalıklar ve aç yırtıcılar olsun ah! Bizim “İbrahim”in de sonu da kayalıklar ve aç yırtıcılar oldu, dimağının bağımsızlığını öz’ünde gelişen bir sevide pişirmediğinden onun ateşi/ışığı kendinin yok oluşuna dönüştü. Film boyunca kulağımda hep deniz kızı çığlıkları çınladı. Hayatım boyunca hep deniz’den korkmuş ve ona çekilmişimdir; suyun insandan uzak ve bu yüzden kutsal olduğunu düşünürüm hep. Şimdi gidip biraz Asaf Halet okumak ertesi gün de biraz martı beslemek lazım. Hür denizcilerin ruhu “ışıklarla” olsun. Hazır olunmayan aydınlanma körlük ve kayboluşlar yaratıyor. İyi seyirler efendim

MehmetYurdakul walla şu filmden martı beslemeye esinlenmek ,
ne güzel bir enerji ... :-) ✌
E biz bu alt metni Parasite’da izledik, sürükleyiciliği ve merak uyandırması bir tarafa içerik çok daha yoğun ve nitelikli yansıtılabilirdi. Sırf çok sezon olsun diye bol aksiyon serpiştirmek, karakterleri derinliksiz kılıyor. Karakterlerle empati dahi kuramadan dizi bitti, birçok karakter harcandı gitti. Tahmin edilebilirliği yüksek sahneler de cabası. En azından örgütlü bir karşı koyuş beklerdim, organ mafyalığına kadar değinip bir başkaldırının fitilini ateşlememek üzücü olmuş. Gene de merak ettirdi. Bakalım ikinci sezonda neler olacak
Şimdi çok uzak geliyor, bir gün gelecek olan o gerçek. Filmi izlerken Anthony’e mi üzüldüm, kendime mi bilmiyorum. Ne desem boş. Yaşlanınca gelsin biri tutsun elimden, güneşli bir günü yitirmeden parklarda yürüyüşler yapalım. Bilinç gerçeklerden saklanabildiği ölçüde yaşlanmıyor mu zaten? Gerçeklerle oynayabileceğimiz -farkında olmadan- o günlere, farkında olmadan can okur! Ne desem ne yazsam boş
quppas, omurr, The.Dude, MehmetYurdakul, Eternity, Philosophy, Mine.Ce, Didooo, Melkor bunu beğendi.
Kapitalist tröstleşmenin “happy accident”lara değin sızmasının verdiği öfke ile Bob Ross’un saçlarının perma olduğunu öğrenmenin şaşkınlığı içerisinde izledim belgeseli. Ne yaparsak yapalım emeğin üzerine çullanarak yaşayan sülükler gelip bizi buluyor, rahmetli Bob Ross adına çok üzüldüm, çok severek izlerdim, beni çocukluğumun kozalaklı ağaç manzaralarına ve dedemin evine dek götürdü gene bazı tabloları... seni her gördüğümüzde hatırladığımız Kowalskiler olmayacak Bob, ama imajın ve ismin üzerinden binlerce dolar kazanılması beni hüzünlendirdi.
Bruce Greenwood’u “Thirteen Days” adlı filmden anımsadım orda da John F. Kennedy’i canlandırmaktaydı. Her iki filmin yönetmeni de oyuncunun enerjisine uygun karakterle eşleştirme yapmışlar zirâ iki karakterde de sinir bozucu ve sevimsiz idi kendisi. Mezar sahnesi ile Kill Bill’i anımsadığım sürükleyici bir film oldu benim için “Double Jeopardy”; şu hayat sigortası pahasına insanoğlunun sayısız çirkinliklerini izlemek anksiyetemi tetikler oldu. Sen git 2 milyon dolar uğruna güzelim kadının en sevdiği teknede hayatının -şartlı tahliyeyle- 6 senesine mâl olacak bir komplo hazırlığına giriş, sonra git en yakın arkadaşıyla birlikte ol, kadıncağız hapislerde evlat özlemi çeksin, sonra yepyeni bir ID ile paraları ez... böylelerine ölümlerden ölüm beğeniyorum
Melkor bunu beğendi.
Öğrencilerimle 3D film izlencesi yapalım diye gittik ben tabi film boyunca tepkilerini gözlemlemeye çalıştım birkaç güzel replik ve sahne vardı ama The Lion King efsanesi ile kıyaslar mıyım.. asla
Melkor bunu beğendi.
"the human who uses this note can neither go to heaven nor hell" Araf dediğimiz muğlak tutumlarla beslediğimiz dünya değil midir zaten? Sanırım defterin bizatihi kendisi L ile Kira’nın oluşturduğu dengenin bir sembolü. L karakterine çok saygı duydum özellikle anti-kahraman Kira’nın marjinalliği L karakterinin bu denli kucaklanmasının en büyük sebebi diye düşünüyorum. Gene de Light karakterini düşünürken tüm yaşamımızda incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten tutun da kendimizce en “haklı” bulduğumuz sebeplerle ölümlerden ölümü layık bulduğumuz o insanları göz önüne alınca Kira’nın biraz sen biraz ben olduğunu görüyoruz. Balzac etkisinin inceden hissedildiği bu animede “erdemliydi, çünkü sınanmamıştı” cümlesi zerk etti her bir bölümde aklıma. Acaba defter Light’a ya da Misa’ya değil de L’e denk gelseydi süreç nasıl seyrederdi diye düşünmedim değil... Light’ın Kira’ya dönüşümündeki egonun adaletin (subjektif de olsa) tesisinin yerini faşizmin alması zaten kaçınılmazdı fakat animedeki en önemli ilüzyon bunun Light dinamiği üzerinden sunulması... kim bir isim karalamak ve “yok etmek” istemezdi ki esas sorun korkunun edinemeyeceği bir saygı ortamını oluşturmak değil mi? Son bir eleştiri, kadın karakterlerin hepsi mi bu kadar silik olur... yani o kadar gözüme çarptı ki... bir tane kadın ölüm meleği dahi yoktu. Rem’i ve kırmızı elma semptomunu unutamayacağım bu seri bana insanın Ryuk’un da dediği gibi “ilginç varlıklar” olduğunu bir kez daha öğretti: İyi ve kötünün ötesinde, ilginç.