cannes'dan aldığı ödülü sonuna kadar hak eden bir drama. müzikal sahneleri oldukça başarılı. europa ve breaking the waves'den sonra arka arkaya 3. kez budalalık derecesinde ''iyi'' bir insanın yaşadıklarına şahit oluyoruz. bir budala saflığını ve temiz yürekliğini zorlamalara, insanlara (sadece kötülük yapanlara değil, iyilik adı altında anlayışsız ve kırıcı davrananlara da dayanıyor kahramanımız) ve hayata rağmen koruyabilir mi? sorusuna cevap vermekle kalmıyor trier, izleyicinin de yüreğini burkuyor. bittiğinde kendimi bir savaşta yaralı çıkmış gibi hissettim.
ekvatorcizgisi liked this.
hafızalardan silinmeyen kurgusu ve sahneleriyle asla unutulmayacak, bir aile dramıyla sınırlı olmayan, sadece mecazi olarak değil; gerçek anlamda da lenin'e elveda diyen bir film. malesef o umutlar yıkıldı çünkü. film bu yıkıntıların önünde saygı duruşu da sergiliyor. filmdeki müzikler de efsaneler arasındadır. yann tiersen filmde bir oyuncuymuş gibi katıyor kendini filme.
oldukça acıklı bir drama. tutkunun ve aşkın peşindeki bess, bir kadının neleri göze alabileceğini gösteriyor. ve bir ortaçağ karanlığının atmosferinde gerçekleşen bu hikayede aşkın ve tutkunun bedeli çok daha ağır oluyor..insanın boğazına düğüm atabilen filmlerden biri. trier europa'da yaptığını yine yapıyor: yine iyi-saf kolay incinen bir insanın çöküşünü izliyoruz. ama bu sefer çöküşün nedenleri farklı. europa'da almanya'da ikinci dünya savaşı sonunda iktidardan düşmesine rağmen toplum psikolojisinde hala yaşayan faşizm baskı unsuru iken burada ortaçağ'dan kalma geri bir kilise cemaati ve tutku/aşk ikilemi baskı unusuru oluşturuyor. sonucunda da yine başına gelenleri hak etmediği halde onlarla boğuşmak zorunda kalan bir ''iyi'' karakter izliyoruz. çok iyi bir film. emily watson'a da bir yıldız atmak gerek.
lars von trier'in mükemmel bulduğum bir filmi. cannes'da jüri özel ödülü almış. tarafsız, naif, antimilitarist, budalalık derecesinde iyi bir insan olan leopard'ın 1945'te savaş sonrası almayanya dönüşü ve yaşananlar ele alınıyor. faşizmin iktidardan düşmesine rağmen, alman toplumunun düşünsel yapısında hala devam ettiğini çarpıcı biçimde görüyoruz. iyi bir insanın onuru nasıl çiğnenir? bu da filmde var olan bir sorgulama. çok iyi bir film.
europides'in tragedya'sını filme alıyor trier. element of crime ve epidemic gibi filmlerinden çok daha iyi bir film. hikaye bilindik bir hikaye. fantastik bir hikaye olmasına karşın mekanlar bu havayı yansıtmıyor. belki de trier'in tercihi. ama kendini izlettiren, yer yer ''Aşktan daha büyük bir üzüntü yoktur.'', ''benim zayıflığım ve körlüğüm senin gururunu besledi.'', ''kehanetin belirsizliği bilgelik gerektirir.'' vb. destansı diyaloglar barındırması güzel olmuş. ''gözyaşından yoksun ağlamalar'' kavramı da yer tutuyor filmde. üçlemenin sonuncusu ve bence en iyisi, ama kendi başına bakarsak vasat sayılabilecek yapıda bir film.
trier, element of crime adlı ilk uzun metraj filminden daha kötü bir iş çıkarmış bu ikinci filmde. oldukça sıkıcı ve bittiğinde pek bir anlam veremediğim bir film oldu. ilk filmdeki kadar psikolojik bir zemin de yok. en azından soran olursa izlemedim dememiş olmanın avuntusuyla bitirdiğim bir film.. ortaçağa ait bir salgın korkusunun modern zamanlarda tezahürü konusu çok daha ilginç ve çarpıcı biçimde işlenebilirdi. sevmedim.
Lars von trier'in ilk uzun metraj flmi. "iyi bir film, izleyiciye yaşattığı sıkıntı ölçüsünde iyidir" diyen trier bu amacını oldukça başarılı gerçekleştiriyor. birçok izleyici için sıkıcı ve kötü bir film olarak değerlendirilecektir. çünkü baştan sona kapkaranlık-koyu sarı ve içinde bir dakika durmak istemeyeceğiniz berbat mekanlar kullanılmış. ama psikotik bir polisiye olması, taşıdığı avrupa eleştirisi, polis kurumuna yönelik ince ve hemen göze çarpmayan eleştiriler(kaçamıyacak durumda bir kıza kurşun yağdırma, etkisiz hale gelmiş birinin hala dövülmesi gibi) ile öne çıkan, izlenildiği sırada insanı sıksa da bitince kendine başka gözle baktıran bir film. "iyi bir film, izleyiciye yaşattığı sıkıntı ölçüsünde iyidir" diyor trier. bunu başardığı da belli. yan mesajlar olarak herkesin koşullar oluştuğunda suç işleme potansiyelinin olduğunu, suçlu ile toplum psikolojisi arasında bağlantılar olduğunu, filmin bir yerinde ''bizim hayranlığımız kurbana değil suçluya'' diyen adli polislerin bu tür vakalara bakış açısının soğukluğunu da görüyoruz. ama filmde bir sahne ile birlikte üstü kapalı şekilde müslümanlara karşı ayrımcılık yapılması da hoş değil. bu açıdan zaten sabıkalı biri.
Atmosferi oldukça ilgi çekici. Filmin içinde buluyorsunuz kendinizi. Taşrada sıkışıp kalmış bürokratların her biri kendi derdinde. Kendi üstüne düşeni yapıp kalan kısma da "ne de olsa benden çıktı" zihniyetiyle yaklaşmaları, birbirlerini çekiştirmeleri, fırsatçı muhtarın misafirlerinden morg yardımı istemesi vs. Oldukça gerçekçi bir taşra atmosferi sunuyor. Nuri Bilge Ceylan bu filmle beraber önceki filmlerinden kopuş yaşayıp jüri özel ödülü aldı. Önceki filmlere göre daha akışkan ve diyalog eksenli bir film. Belki de kış uykusunun başarısının da habercisi
söz konusu hastalığın insanın yüreğini burkan yönlerine rağmen verdiği mücadele ile sadece hastalarının hayatını değiştirmekle kalmayan, kendi hayatının da hastası sayesinde değişmesine tanık olan bir doktorun hikayesi. de niro'nun da bana kalırsa en iyi oyunculuk performanslarından birine tanık oluyoruz. çok zor bir rolün altından ustaca kalkıyor. yaşama ve anı fark etmeye yönelik carpe diem felsefesi ölü ozanlar derneği gibi bu filmde de robbie williams'ın yanında. bu sefer öğreten değil öğrenen tarafta williams.
Bu gösterinin unutulmaz sözleri: Politikacıları unutun onlar önemsiz. Politikacılar size seçim hakkı tanındığı fikrini sürdürmek için varlar. Hakkınız Yok. Seçim hakkınız yok. Sahipleriniz var. Size sahipler. Herşeye sahipler. Bütün önemli topraklara sahipler. Kolektif şirketleri denetliyorlar ve sahipleriler. Uzun zamandır senato, meclis, hükümet binaları, belediyeleri sahipleriler. Hakimler arka ceplerinde. Bütün büyük medya ve haber şirketlerininde sahipleriler. Duyduğunuz bütün haber ve bilgileri denetliyorlar.
Her sene milyarlarca doları lobileşmek için kullanıyorlar. İstediklerini elde etmek için lobileşiyorlar. Ne istediklerini biliyoruz. Başkalarına daha az ve kendilerine daha çok istiyorlar. Ne istemediklerini size söyleyeyim. Eleştirel ve düşünen vatandaşlar istemiyorlar. İyi derece bilgilendirilmiş ve eğitim görmüş insanlar istemiyorlar. Bu ilgilerini çekmiyor. Bu onların işine gelmiyor. Bu çıkarlarına aykırı.
Ne istiyorlar biliyor musunuz ? Uslu çalışanlar istiyorlar. Makinaları çalıştırıp, belgeleri yazabilecek kadar zeki ve pasifce git gide boktanlaşan işlerde, daha az maaşla, daha uzun sürelerde, daha az haklarla, fazla mesainin olmadığı, almaya geldiğinde yok olan emekliliklerle çalışacak kadar aptal insanlar. GEORGE CARLİN
Her sene milyarlarca doları lobileşmek için kullanıyorlar. İstediklerini elde etmek için lobileşiyorlar. Ne istediklerini biliyoruz. Başkalarına daha az ve kendilerine daha çok istiyorlar. Ne istemediklerini size söyleyeyim. Eleştirel ve düşünen vatandaşlar istemiyorlar. İyi derece bilgilendirilmiş ve eğitim görmüş insanlar istemiyorlar. Bu ilgilerini çekmiyor. Bu onların işine gelmiyor. Bu çıkarlarına aykırı.
Ne istiyorlar biliyor musunuz ? Uslu çalışanlar istiyorlar. Makinaları çalıştırıp, belgeleri yazabilecek kadar zeki ve pasifce git gide boktanlaşan işlerde, daha az maaşla, daha uzun sürelerde, daha az haklarla, fazla mesainin olmadığı, almaya geldiğinde yok olan emekliliklerle çalışacak kadar aptal insanlar. GEORGE CARLİN
sosyoloji ve siyasal bilimler literatürü için olduğu kadar komedyenlik açısından da bir efsane olan george carlin en önemli gösterilerinden biri. sorgulanmadık kavram bırakmıyor anarşist carlin. bazı fikirlere klasik ezberlerle yaklaşanların zihinlerini açabilir. belli bir çizgiden ve bulanık sularda bastırılmış gerçeklerin berraklığından asla taviz vermeyen bir isim. borçluyuz..siyaset sosyolojisi dersinde münazarasını yapıp savunduğum bu adamı hala öğretmenliğime katkı yapan en önemli kişilerden biri sayıyorum.